Öykülendirilmis Vak’a Örnekleri

Vak’a Örneği 1:

İçimdeki çökkünlüğün sınırları öyle geniş ki, o genişliği saniyeler içine sığdırmak zorunda kalırken, ağırlaşan zamanın ağır ağır ilerlemesine dayanacak gücümün kalmadığını çaresizce izliyorum. Sanki zaman, sırtıma yük yüklemiş, beni iteleye iteleye bir yerlere sürüklüyordu. Yükün ağırlığından yaşamın dibine vuruşum da zamanın bana ihanetiydi. Dayanıklı olmak gerekiyordu, ama nereye kadar.. Sürüklenerek geçen zamanın, ağırlaşmış bir yaşamın, bir sonraki gününü görmeye tahammülsüzüm artık.

Üzücü olayları herkes yaşayabilir. Herkes üzüntüsünün ağırlığının altından nasıl kalkacağını da bilir. Bazılarımız bilemiyor ne yazık ki, ben de öyle.. Üzüntülerimi biriktire biriktire yaşıyorum. Sonra geçmişe dönüp o birikimlerimi tekrar tekrar sayıyorum. Bir bakıyorum, geleceğe yatırım yapacak kadar birikim yapmışım. Çok sevdiğim insanları kaybetmişim, sağlık sorunları yaşamışım, haksızlığa uğramışım, ihmal edilmişim, sevgi ile değil baskı ile büyütülmüşüm, birikmiş de birikmiş. Şimdi bekliyorum öylece, birikimlerime birikim katar mıyım diye.

En çok da çaresiz bir hastalığın pençesine düşmek gibi olumsuz bir beklentim var. Geçmişte yaşadığım bir rahatsızlık nedeniyle böyle bir tehlikenin eşiğinden döndüm. Doktorum talihsiz bir şekilde “biyopsi sonuçlarını eline almadan rahat uyuma” dediğinde, tırmanmaya çalıştığım moral basamaklarından hızla geriye düşerek yere kapandım. O gün zihnim karardı. Biyopsi sonuçları temiz çıksa da, bugün zihnimde hala olumsuz düşünceler… Nerede o herkeste gördüğüm yaşama sevinci, nerede o gezip eğlenmeler?! Bitkinim, kederliyim, umutsuzum, en önemlisi de geçmiş üzüntüleri, geleceğin bilinmeyen noktalarına serpiştirerek, kendime yaşama alanı bırakmadan, yaşamdan geri çekilmem.

 
Vak’a Örneği 2:

Ölüm korkusu, yıllarca içimi kevgire çevirmişti, hatta enkaz haline getirmişti. Küçücük yaşlardan itibaren, ailemin iyi bir evlat yetiştirme çabasının arkasında yatan korkutarak eğitme yöntemi, benim yaşayan bir ölü olarak hayatımı sürdürmeme neden oldu. Günah işleme kavramını tam anlayamadığım yaşlarda, günah işlendiğinde, öldükten sonra maruz kalacağımız azap ve cehennem, aklımı alan tek gerçekti. Yani ölüm gerçek, azap gerçek, cehennem gerçek, bizler günahkardık. Bu gerçeklere göre içimde yazdığım senaryolar korkunçtu. Ergenlik dönemine kadar bu senaryolarla donattım kendimi. Korkularım benimle birlikte büyüdü; içimin yapı taşları, inşası, mimarıydı.

Büyüyen korkularımın kesiştiği bir olay vardı yaşadığım. Ergenlik yıllarımda bir gün, bir yakınımız vefat etti. Annemle birlikte cenaze evine gittik. İstemeyerek de olsa ölen bir insanın yüzünü ilk kez gördüm. O anda, içimde yazdığım senaryolarla, gördüğüm gerçek öyle bir yüzleşti ki, bu kadar hızlı bir çarpılmayı beklemiyordum. Titreyen bedenim, korkunun ateş gibi yaktığı duygularım, hadsiz düşüncelerim ve artık hiçbir tesellinin fayda etmediği yaşayan ölü, kendim…

Ölünün yüzü, azap ve cehennemi izlettiriyordu sanki bana. İçimde yazdığım senaryoları gösteren ekran gibiydi. Ölüm korkusunu şiddetlendirdi, şiddeti günlerce geçmedi, yaşamın tüm güzelliklerini perdeledi, öyle ki, yaşam diye bir şey yoktu. Sadece korku dünyası içinde yaşayan kişi vardı. Artık ölüm korkusu var, “ben” diye bir şey yoktu.

Yıllar geçtikçe içimin her köşesine mayın gibi yerleşti korku. Her cenazede bir mayın patladı. Enkaz üstüne enkaz… Ölen ben miydim, diğerleri mi? Yaşam sürüp gidiyordu, ama ben yaşamın neresinde vardım? Daha doğrusu kendimi tanımlamam gerekirse; içimde yazdığım senaryolar, devamlı ölüm korkusu, yaşamı sırtlanamayan bir beden ve tek muhatabım ölüler…

İlk yaşadığım cenaze evindeki korkum yüzünden bir daha asla düzelemedim. Korkularım büyüdü, ben küçüldüm. Ölüm denilen gerçek bir gün benim için de gerçek olacak. Böyle bir gerçek yok diyebilir mi kimse bana? Kim teselli edebilir beni? Korkularımı kim giderebilir? Her gün, bir sonraki gelecek günlere kendimi gömmek gibi bir yetenekle yaşıyorum artık ben.

 

 

©Copyright 2017, Her hakkı saklıdır.

 

 

Posted in Makaleler.